Mehmet Ali Doğan >> Avrupa Birliği (AB) – Türkiye ilişkileri, İktisadi Kalkınma Vakfı’nın (İKV) düzenlediği “Türkiye bir Avrupa ve Bölge Merkezi midir?” konulu panelde dile getirildiği gibi “uzun süredir bir uyuma süreci içindeydi.” Bununla beraber, son dönemlerin gündemi de olağanüstü bir boyutta AB-Türkiye ilişkileri üzerine yoğunlaştı. Görünen o ki, 2016 diplomasinin büyük bölümünü de AB ilişkileri oluşturacak.

Buna etki eden faktörlerin başında büyük bir insanlık dramına dönüşen “göç” ve “iltica talepleri” geliyor. AB, Suriye iç savaşının tetiklediği mülteci sorunu nedeniyle tarihinin en zorlu aşamalarından birini yaşıyor. Haliyle sorunun çözümünde de Türkiye’nin önerileri büyük önem kazanıyor. AB’nin “göç akınlarını önlemek için Türkiye gibi transit konumdaki ülkeler ile güçlendirilmiş işbirliği” gerçekleştirme talebi söz konusu.

Bununla beraber, AB-Türkiye ilişkilerinin hızlanmasına etki eden bir önemli konu da AB müktesebatına uyumuna ilişkin Türkiye’nin attığı adımlar. Türkiye’nin yıllık “ev ödevleri”ni başarıyla yaptığı ilerleme raporlarıyla da onaylanıyor.

İlişkilerin elbette ekonomik boyutları da var.  AB’nin ihracatında Türkiye, geçen yıl yüzde 12 ile üçüncü sıradaydı. Türkiye için ise AB ülkeleri vazgeçilemez boyutta. Zira; küresel durgunluğun yaşandığı bir dönemden geçiliyor. Türkiye, 2015 yılının tamamında 2014’e göre yüzde 8.7 kayıpla 143 milyar 730 milyon dolarlık ihracata imza attı. Bu ihracatın yüzde 46’lık kısmı ise AB ülkerine gerçekleştirildi. 2016 yılı için iş dünyasının hedeflediği ihracat, TİM İhracat Beklenti Anketi’ne göre yüzde 49. Bu rakam Türkiye ihracatın yarısının AB ülkelerine yapılması demek. Avrupa ekonomisindeki gelişmeler de çok doğal olarak Türk kamuoyunu yakından ilgilendiriyor. AB ilişkileri konusunda uzman ve ödevler almış sivil toplum kuruluşu İKV, Türk iş dünyası adına gelişmeleri an ve an izlerken, kamuoyunu da bilgilendiriyor. İlişkilerin vardığı boyutu ve gündeme damga vuran konuları İKV Başkanı Ayhan Zeytinoğlu’na sorduk.

MÜLTECİ KRİZİ VE GÜVENLİK

Türkiye-AB ilişkileri bu dönem, Suriyeli mültecilere yönelik haksız ve adaletsiz uygulamaların gölgesinde sürdü. Sizin de bu konuda “AB ülkeleri göç ve iltica politikalarını gözden geçirirken, mülteci haklarını göz önünde bulundurması gerekir” diye açıklamanız oldu. Gelişmeleri değerlendirebilir misiniz?

Suriye’deki bu iç savaş ve mülteci krizi, Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefiyle ilgili çalışmalara hız verdi. Belki böyle olması istenen bir şey değildi. Ancak bu krizin sonucunda, bence çok daha fazla ama, Türkiye’ye 2,5 milyondan fazla kişi geldi. Resmi rakamlardan gidersek, bu kadar kişinin Türkiye’de konuşlanması, bunların ihtiyaçlarının giderilmesi noktasında Türkiye hakikaten bütün dünyaya örnek olacak bir özveri gösterdi ve başarıyla da uyguladı bunu. Ancak bugüne kadar bildiğimiz kadarıyla, hükümet temsilcilerimizin de söylediği gibi 8 – 8,5 milyar dolar civarında bir para harcandı. Bu harcama hâlâ da devam ediyor. Türkiye ekonomisine, Suriyelilerin getirdiği birçok da yük var. Ancak biz, hükümetimizden güvenlik sorunu açısından, ana konsantrasyon güvenlik olmak üzere, bu insanlara çalışma izni verilmesi talebinde bulunduk ve o karar alındı. İlk etapta bakıldığında, zaten yüksek olan işsizliğimize bunun olumsuz bir yansıması olabilecektir ancak güvenliğin daha önemli olduğunu, insanların kayıt altında çalışıyor olmalarının, güvenlik sorununu azaltacağına inandığımız için, bu talebi yaptık. Öbür taraftan ülkemizden Avrupa’ya geçiş de çok hızlandı, hızlanmıştı. Avrupa Birliği, Avrupa’nın doğusunda, Türkiye’nin batısındaki kapıların aslında bu geçişi durduramayacağını gördü. Bu geçişin Türkiye’nin doğusundan önlenmesi gerektiğini de anladılar. Aldıkları kararla bu da vurgulanmış oldu.

AB, Türkiye’ye sığınmacılar için 3 milyar Avro yardım yapacak. Türkiye’nin katlandığı maliyetler dikkate alındığında yeterli olmayacağı da görülüyor. Ne dersiniz?

29 Kasım zirvesinde çok önemli kararlar alındı. Bunlardan bir tanesi Türkiye’ye göçmenlerle ilgili, yapacakları yardımı belirlediler. Rakamlar da daha yeni netleşti. 2 milyar Avro’su üye ülkelerin bağışları olmak üzere, toplamda 3 milyar Avro’nun Türkiye’ye aktarılması kararı verildi. Tabii biz bu paranın bir an önce Türkiye’ye aktarılmasını istiyoruz, ancak bunun yeterli olacağını ben düşünmüyorum. Tabii her şey sürece bağlı. Bu sürecin ne kadar uzayacağını da bilmiyoruz. Bu politik mevzu. Bu yardım ilk konuşulmaya başladığı an biz İKV olarak, bunun Türkiye’nin tam üyelik sürecinde alması gereken fonlarla karıştırılmaması gerektiğinin altını çizdik. Hükümetimiz de alınan kararda bu görüşümüzü devam ettirdi. Türkiye’nin tam üyelik sürecinde alması gereken fonlarla, bu fonların asla karıştırılmaması gerekir. Bu 3 milyar avroluk tutar, Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin entegrasyonu, istihdam piyasasına katılımları, eğitimleri, sosyal ihtiyaçlarının karşılanması gibi alanlara yönelik olarak veriliyor ve 2016-2017 yıllarını kapsıyor.

Fonlar alınırken AB, genellikle şartlar ileri sürüyor. Bu yardımlarda da şart var mı?

Giriş esnasında bize yapılacak yardımların, bu yardımlardan ayrı yapılması gerektiğini net bir şekilde belirlenmesini istemiştik. O yapıldı, açıklamalardan bu net bir şekilde gözüküyor. Bu ek fon proje bazlı olarak kullandırılacak. Az önce sözünü ettiğimiz alanlarda harcanması gerekiyor. Türkiye ve AB arasında ortak eylem planında öngörüldüğü şekilde etkin bir işbirliği sağlanması hedefleniyor. Türkiye’den AB’ye giden göç akınının kontrol altına alınması AB’nin en büyük beklentisini oluşturuyor. Bu fonlarla da Türkiye’de Suriyeli göçmenlerin entegre olarak, AB’ye gitmelerine gerek kalmayacağı fikrine dayanıyor. Mart ayında gerçekleştirilecek zirvede bu konunun detayları ele alınacak. Diğer bir konu da, bizimle uzun süredir yapılmayan üst düzey diyalogların artık başlamış olması… Son dönemlerde AB’ye girecek üye ülkelerin başkanları aile fotoğrafında biz yoktuk. Yani artık üst düzeyde diyaloglar başlamış oldu. Altı yedi senedir böyleydi. Bu süreç vasıtasıyla o da başladı ki, bu bizim tam üyelik hedefimizle çok örtüşen bir husus. Bir diğer avantajı da şu; ekonomi faslı açıldı. Önümüzdeki dönemde de beş altı faslın açılması söz konusu olacak. Dolayısıyla bu kriz nedeniyle, krizden fırsatlar denilir ya, hakikaten fırsatlar çıktı. Ve son olarak da önümüzdeki sene, ekim ayında vize serbestliği olacak.

‘VİZE SERBESTLİĞİNDE ÇOK TEMKİNLİ DURUYORUZ’

Türk kamuoyunun beklentisi vizelerin ekim ayında kalkacağı yönünde. Vize uygulamasının kaldırılması kararında ertelenmesi gibi bir durum söz konusu olabilir mi?

Vize serbestliğinde biz çok temkinli duruyoruz. Bizim yapmamız gereken 72 kriterin yaklaşık yarısını karşıladık ama bunların arasında hala karşılanması gereken kriterler bulunuyor. Fakat gerekli adımların atıldığı müjdesi Ankara’dan bize verildi. Dolayısıyla biz İKV olarak, onları da takip edeceğiz. Hangi adımları attık, nelerde eksiğiz belirleyerek, eksik olanları dile getirerek, dikkati üzerine çekerek, takip edeceğiz. Burada ülkemizin yapması gerekenleri yapılmasını arzuluyoruz. Çünkü Avrupalı dostlarımız olmazsa olmaz şartlarını ortaya koydular. O şartlar olmadığı zaman bu sefer vize serbestliği olmayacak veya başka ilintili konularda sıkıntılar olacak. Schengen vizesi başvurularına bakınca, Türkiye’den 2009-14 döneminde toplam 4 milyona yakın başvuru yapıldığını görüyoruz. Bunun için cebimizden çıkan para yaklaşık 235,6 milyon avroyu buluyor. Buna tabi noter ücretleri, banka komisyonları ve aracı firma ücretleri gibi birçok ek masraf dâhil değil. Bu ekonomik yükün kalkması vatandaşlarımızı çok rahatlatacak ve AB ile olan ilişkilerimize olumlu yansımalar katacağı  şüphesiz bir gerçek.

Vize konusu hep bu şartlara bağlı mı olacak?

Tabii ki. O ta başından beri var. Türkiye şunları şunları yaparsa, biz bunu yapacağız diyorlar. Bizde mayıs ve haziran aylarında Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması’nın uygulaması başlıyor. Türkiye’nin atacağı adımlar ve karşılaşacağı sorunlar, bizim diğer adımlarla ilgili davranış tarzımızı belli edecek, diye düşünüyorum. Orada da bir takım sıkıntılar olabilir. Umarım olmaz. Vize serbestliği için geri kabul anlaşmasının yürümesi çok önemli. Buna göre, AB’ye girerken Türkiye üzerinden geçtiği tespit edilen düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye iadesi söz konusu olacak. Aynı şey AB için de geçerli. Türkiye’nin bu iade edilen göçmenlerin barınmasını sağlayacağı merkezler oluşturması ve kaynak ülkeler ile geri kabul anlaşmaları imzalaması gerekiyor. Ama sorunun çözümü için AB de taşın altına elini koymalı. Mutlaka Suriye’deki iç savaştan kaçan mültecileri almak için belirlene kotalara uyulmalı ve hatta bu kotalar artırılmalı. Örneğin Almanya AB içerisinde en çok mülteci kabul eden ülke olacağını açıklamıştı ama Almanya içindeki göçmen karşıtı taraflar Merkel’in uyguladığı bu politikayı ağır eleştiriyor ve uygulanmasını güçleştiriyorlar. Bazı orta ve doğu Avrupa ülkeleri mülteci almama kararı aldılar. Bu tutumun değişmesi lazım. Türkiye tek başına 3 milyona yakın mülteciyi barındırıyor. Bu yükün mutlaka paylaşılması lazım.

Türkiye ödevlerini yapabilecek güçte ama…

Bütün hadise, iradesi var. İrade olduğu zaman bence yapılmaması diye bir şey yok. Ama kolay şeyler değil. Bakın, fiziksel olarak pasaportlarımız henüz yeni ama tekrar pasaportları değiştireceğiz. Bu başlı başına bir sorun, maliyetli bir şey, ucuz bir şey de değil. Ama bunları değiştirme çabalarımız olacak.

Onun dışında biz, tabi Avrupa Birliği çıpasını artık Türkiye’nin hedef olarak belirlediği çıpa olarak görüyoruz. Tam üyelik neticelenmese bile, birlik hedefini kabul edip etmesek bile, bence sorunlar hiç önemli değil. Şu anda biliyorsunuz İngiltere de üyelikten çıkmayı tartışıyor. Avrupa Birliği ülkeleri, İngiltere’nin fikrini değiştirtmeye çalışıyorlar. Schengen tartışılıyor şu anda. Bence o da önemli değil. Türkiye için bizim hedefimiz, o kendimize örnek gösterdiği Avrupa Birliği normları ki; bunların en önemlisi demokrasi ve hukukun üstünlüğü konuları.

‘TOPARLANAN EKONOMİ AVROYU KURTARIR’

AB’nin dağılması da özellikle son küresel krizle beraber, sürekli tartışılır oldu. Öngörünüz nedir?

Schengen’in ve avro para biriminin tartışılıyor olması aslında bence hız kesecek. Avrupa Birliği’nin nihai hedefine giderken, hız kesecek unsurlar olarak görülebilir. Bunlar siyasi konular ancak ben öyle bir şey olabileceğini düşünmüyorum. Burada Avrupa Birliği’nin yavaş yavaş toparlanan ekonomisi avroyu kurtarır gibi görünüyor. Öbür tarafta Schengen ile ilgili sıkıntılar da kalmayacak. Eğer biz Avrupa Birliği’nin desteğini alarak, bu Suriye krizinde gerekli işlemleri yapabilirsek, bence sıkıntı kalmaz. Burada bize de görev düşüyor ama bizim görevimiz Schengen’i tutmak değil, bizim görevimiz AB ile uzlaştığımız konuları yerine getirmek.

GÜMRÜK BİRLİĞİNİN MODERNİZASYONU

Transatlantik ve Transpasifik anlaşmalarıyla ile ilgili yaklaşımınızı merak ediyorum. Bu anlaşmalar, Türkiye’yi gümrük birliği yönüyle çok ilgilendiriyor. Zira Türkiye’nin gümrük birliğinden kaynaklı zorlukları var. Neler söylersiniz?

Transpasifik kısmı bizi ilgilendirmiyor, ilgilendiren kısmı Transatlantik kısmı. Bizim buradaki birinci önceliğimiz, Avrupa Birliği’nin gümrük birliğinin genişletilmesi ve uygulanması sorunlarının çözümlenmesi. Bunların çözümlenmesi lazım. Bizim de Kuzey Amerika’yla olan anlaşmaya dahil olmamız lazım. Bunu hiç tartışmıyoruz bile, girmeli miyiz, girmemeli miyiz diye… Çünkü bunun dışında kalmak, ülkemizi kendine has, ilerleyemeyen bir ekonomi konumuna sorma riski içeriyor, dolayısıyla bunu yapmalıyız. Daha da önemlisi, gümrük birliğinin modernizasyonu çok önemli. Burada, transport konularından tutun da insanların vizeleri hep ilintili şeyler. Şimdi Almanya; 150 bin araca kota verirken, Avusturya’nın 18 bin araca kota vermesi enteresan mesela. Alternatif hatlar da var ancak maliyet arttırıcı etkileri var bunların. Haliyle bizim Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı-TTIP’nin bir parçası olmamız lazım. İKV olarak, hizmet sektörü ve tarım sektörü başta olmak üzere, etki analizlerini yapıp AB Bakanlığı ile paylaşacağız, burada görevimiz var. O etki analizinin sonrasında bu gümrük birliğinin modernizasyonu ve gelişmesinin ülkemize nasıl etkisi olacağını göreceğiz.